Logo Background RSS
               

Akıl Oyunları – Beautiful Mind, A 7.9/10


  • John Nash Princeton üniversitesinin matematik bölümünün en parlak isinlerinden bir tanesidir.John matematikle o kadar kafayı bozmuştur ki gerçek dünyadan uzaklaşarak bir süre sonra kendisini hayal dünyasında bulur.karısı Alicia onun bu haline dayanamayarak ondan ayrılma kararı alır fakat yinede göz kulak olmayı sürdürür aynı zamanda meslektaşlarının da ilgi göstermesi için ricadda bulunur.John ise çocukların bile dalga geçtiği bir insandır artık fakat bu şahsın bir matematik dahisi olduğunu kimse bilmemektedir.Gerçek bir olaydan hareketle sinamaya yansıtılmış filmde John delilik ile dahilik arasındaki ince çizgide inanılmazı başarmıştır ve teorileriyle nobel mamematik ödülünü almaya hak kazanmıştır. Russell Crowe’ın canlandırdığı baş rol karakteri içine kapanık ve aynı zamanda küstah bir kişidir.Akıl Oyunları 8 dalda Oscar?da aday gösterilmiş aklın sınırlarının zorlandığı inanılmaz güzel bir senaryo eşliğinde;seçilen mekanlar ve karakterleri canlandıran oyuncuları ile seyredilmesi gereken filmler listesine alınması gerekli bir film.

    Gösterim tarihi: 08.03.2002
    Filmizle puanı: 8.1/10
    IMDB puanı: 7.9/10
    Yapım: 2001
    Oyuncular: Russell Crowe, Ed Harris, Jennifer Connelly, Christopher Plummer, Paul Bettany
    Tür: Biyografi, Dram, Gizem, Psikolojik
    Senaryo: Sylvia Nasar
    Yönetmen: Ron Howard

    Çağatay Kalan yorumu

    Sinema salonunun kapısından içeri girerken az sonra izleyeğiniz filmi kesinlikle çok beğeneceğinizi düşündüğünüz filmler vardır ya, işte Akıl Oyunları bana son zamanlarda bu hissi veren tek filmdi ve neticede salonun çok küçük, perdenin salona göre çok çok daha küçük (ki filmin ekranın yalnızca yarısını kapladığını burada söylemiycem) olması bile film hakkındaki önyargılarımda ne kadar haklı olduğumu görmeme engel olamadı.

    İzlememiş olanlar için söylüyorum (izleyenlerin büyük çoğunluğunun benimle hemfikir olduğunu tahmin ederek) Akıl Oyunları, olağanüstü oynanmış, yazılmış ve yönetilmiş bir film. Russell Crowe, geçen yıl Gladyatörün görkemiyle gözleri kamaşan akademinin kamaşmış gözleri yüzünden pek iyi seçemediği adaylar arasından, belki de yeni parlayan bir yıldız olması nedeniyle (ki o performansa Oscar vermeyi haklı gösterecek başka bir neden şahsen ben bulamıyorum) sıyrılmayı başarmış ve altın heykelciği evine götürmüştü. Bu sözlerimden yanlış anlaşılmasın Crowe benim gerçekten hayran olduğum bir aktör ve bu hayranlığım onu bir kaç yıl önce LA Confidential’da izlediğim günlere kadar uzanıyordu. Uzanıyordu diyorum çünkü Cuma’dan yani onu Akıl Oyunları’nda seyrettiğim günden sonra ya kafamdaki hayranlık kelimesine çok daha yüce bir anlam katmam ya da Crowe hakkındaki düşüncelerimi çok daha güçlü bir kelimeyle anlatmayı denemem gerektiğini farketmiş bulunuyorum. Korkunç bir hastalık olduğunu bildiğim Şizofreni’yi bir kat daha korkunç bir şekilde sunan yönetmenin bu konudaki başarısı zaten ona Oscar’ı getirdi ama o korkuyu ve tedirginliği benim kadar hissettiğini gösteren Russell Crowe benim tabiri yerindeyse “kahramanım” oldu denebilir. Bir dahinin kendine has ukalalığını, yenilmekten korkanların yenildiklerinde yaşadıkları nefret ve ezilmişliği, topluma bir türlü kabul edilmeyi başaramayan bir bireyin, büyük olasılıkla sosyal iletişim konusundaki acemiliğinden kaynaklanan o çocuksu sevimliliğini ve en önemlisi de paranoyak bir şizofrenin hayaller gördüğünü bildiği halde gördüklerinin hangisinin hayal olduğunu bir türlü ayırd edemeyişinin verdiği çaresizliği o kadar iyi yansıtmış ki, akademinin bu yıl ona Oscar vermeyişine gerçekten çok üzüldüğümü söylemeliyim. Tabi öte yandan oyunuyla çok başarılı, görüntüsüyle de çok karizmatik bulduğum Denzel Washington’ın ilk kez bir Oscar sahibi olmasından duyduğum mutluluğu düşündüğümde, Crowe’un geçen yıl aldığı Oscar’ı yanlışlıkla bir yıl erken verilmiş bir ödül olarak görüp bu yıldan olan alacağına saymayı kendi adıma çok daha adil buluyorum.

    Oyunculuk kısmını fazla uzattığım için Jennifer Connelly’yi kısa geçmek zorundayım ama (yine izlemeyenler için söylüyorum) emin olun hiç de bir kaç cümleyle geçilecek bir performans değil. Connelly’yi Dark City’de çok beğenmiştim. Ülkemize gelmeyen Requim for A Dream’deki başarısını bir kaç yerde okudum ve nihayet bir Oscar’ı elinde tuttuğunu görmek (tabi gerçekten hak ettiğini bilerek) Braveheart’a beş ödül verdiği 1995 dışında son yıllarda bana kendini bir türlü sevdiremeyen akademiyi az kalsın yeniden sevmeme neden olacaktı. Bu arada beni tanıyanlar Jennifer Connelly’yi bir kadın olarak da ne kadar beğendiğimi bilirler ve bu yüzden onun hakkındaki sözlerimin bir hayli subjektif olduğunu düşünebilirler. Onlardan ricam filmi mutlaka izleyip yeniden düşünmeleri olacaktır (İzleyenlerin böyle düşünmediğinden emin olduğum için yine sadece izlemeyenlere hatırlatma yaptım).

    Yönetmen Ron Howard’a gelince, Howard genellikle yapımcı Brian Grazer’la çalışır ve ikisinin birden bu yıl Oscar’a layık görülmeleri benim için bir sürpriz değil. En son çalışmaları yanlış hatırlamıyorsam Grinch’ti ama kariyerlerindeki en büyük proje hiç kuşkusuz Apollo 13 olmalı. Bazıları Howard’ın o sene Oscar’ı kesinlikle alması gerektiğini düşünüyorlardı fakat ne büyük şanssızlık ki Apollo 13 çok sıkı bir rakiple, Cesur Yürek’le karşı karşıyaydı. Cesur Yürek’le Mel Gibson’ın en iyi yönetmen seçilişini izlerken o zamanlar Ron Howard’ı çok iyi tanımadığım için kendisi adına en küçük bir üzüntü bile hissetmemiştim ama kabul etmeliyim ki bu yıl Howard yerine Robert Altman alsaydı akademi kendini bana bir daha asla affettiremezdi çünkü Howard, Akıl Oyunları’nda gerek oyuncuları kullanışıyla, gerek Crowe’un dünyasını şaşırtıcı derecede gerilimli ve bir o kadar da saf ve masum dile getirişiyle mükemmel bir yönetim göstermiş. John Nash gibi çoğumuzun adını yalnız bu film sayesinde duyduğumuz bir bilim adamının gizemli dünyasında iki saatlik bir gezinti yaparak onun hayatı boyunca yaşadığı acılara ve başarılara ortak olabilmek bize her yönetmenin yaşatacağı hislerden olmasa gerek. Film bende hiç tanımadığım bu adama karşı büyük bir sevgi(ama acıma kesinlikle değil) ve çok daha büyük bir saygı ve hayranlık uyandırdı. Bunun altında da hiç kuşkusuz yönetmen Ron Howard’ın etkileyici anlatımı yatıyor.

    Akıl Oyunları hakkında daha anlatacak çok şeyim var tabi. Kurgusu, müzikleri, senaryosu… Her birini ayrı ayrı paragraflarca anlatabilirim ama sizi daha fazla sıkmamak için yazıma burada son veriyorum. Filmi izleyenler için anlattıklarım zaten yeni şeyler değil olsa olsa onlarla aynı fikirde olduğumu gösteren bir kaç cümle olabilir ama bir eleştirinin en önemli özelliği izlemeyenler üzerinde yarattığı etkidir. Bu eleştiriyi okuduğunuz için Akıl Oyunları’nı izlemeye gidecek olursanız ben bu yazıyı yazmaktaki amacıma ulaşmış olacağım. Ama olur da yazının burasına kadar gelmenize rağmen filme gitme isteğiniz uyanmamışsa o zaman yapacağınız şey yine de filme gitmek olmalıdır. Çünkü sinema ancak izlendiği zaman anlamlıdır ve bu anlam her izleyici için farklıdır. Ve unutmayın: En iyi eleştiri, filmi izledikten sonra kendi yaptığınız eleştiridir.

    Sinema dolu günler dilerim…

    Bölüm 1

Yorum bırak

Uyarı: Düzgün Türkçe ile yazılmamış yorumlar onaylanmayacaktır.